Merhaba!

07-02-10.34.10

terra incognita 

Keşfedilmemiş, bilinmeyen yer.

Burada terra incognita’nın cümle içinde kullanımına dair paylaşımlarda bulunmak amaçlanıyor.

Keşfedildikçe genişleyen yeni bir dünya kurmak yolunda birtakım arayışları, fikirleri paylaşmak;  yeni edinilen, başka başka, birbiriyle alakalı veya alakasız görünen, doğrudan/ dolaylıca ya da tesadüfi kurulan bağlarla zenginleşen nitelemelerini ilke edinen keşifleri değişik biçimlerde ifade etmek, bir de deneyerek keşfetmek hayalleri kuruluyor. Bu yüzden aslında cümlelerin noktayla sonlanmaması, belki bir virgülle eklemlenen farklı cümleciklerle başka hikayelere dönüşmesi düşünülüyor,

Son ipucu: Burada cümle, cümlecik ve birtakım hikayelerin nasıl manipüle edilebileceğini sorgulamak da hedefleniyor fakat bunun belirsiz ve geniş bir zamana yayılacağı tahmin ediliyor,

Reklamlar
Öne Çıkarılmış Yazı

Bilge Karasu – Gece

Fotoğraf: Bilge Karasu, https://oggito.com/icerikler/bilge-karasunun-gecesinden-unutulmaz-sozler/27099

‘Yazma uğraşı, iki ucuyla, hem göndericisi olan yazar, hem de alıcısı olan okur ile, bir aynalar ortamında akıyor daha doğrusu akıyormuş gibi gösteriliyor.’

“Kestirip atmak güç ya, kimi yazarın dilinde söyleyişin en incesini sözcüklerin birer ok gibi art arda fırlatılmasını sağlar; kimininkinde ise bir karasu gibi akış. Benim dilim çiçek dermek üzere eğilip kalkan bir gövdenin yumuşaklığına, dalgalanışına ulaşmalı.” (7)

“Gecenin bir yerinde, bir düşün loş sularına dalıp yüzmeğe başladıklarında kendilerini taşıyan ellerin üzerinde, bir çocukluk evine dönenler gibidir, gecenin işçileri…” “Gecenin işçileri için mutluluk, … düşünden çıkmaksızın, yitirmediğine inanmak istediği bir uçtan ayrı düşmeksizin, yüzerek, koşarak, uçarak, yaşayıp gidebileceğine inanmaktır.” (12)

Öznenin ara ara belirsizleşmesi… (22)

“Ama arada bir, inanılmaz şeyler de oluyor; olmasa, umut diye bir şey kalır mıydı zaten?” (31)

Zamanı yok etmeye çalışırken söyleyişimizin yapısını da bozmak gerekmez mi? (32)

Bu defter bitti. Şu anda elimde tuttuğum nedir? Olsa olsa, dünyanın bir görünümü. Bununla hiçbir şey bitmiyor. (35)

“Geçmiş, diyorum, ya belli bir kesitinde değişmez birtakım öğelerden kurulu, donmuş bir durumdur; olsa olsa ona yeni bir yorum getirilebilir; açıklamak üzere onu, değişik birtakım bakışlarla inceleyebiliriz.” (38)

“Sözleri, hemen ardından, unutulsa bile, söylediklerinin bir tortusu kalabiliyor kendisini dinleyenlerin kafasında.” (39)

“sürekli bir hiçolum içinde görünmek” (41)

Yazar mı kararsız, kişi mi? Bu defterin başından bu yana “ben” diyerek konuşan, bir kişi mi, en azından iki kişi mi? Kişi sayısının belirsizliği, ya da alışagelmiş bir söyleyişle, kişinin tutarsızlığı, benim işime ne ölçü de yarar? Okuyanın şaşırması gerek; okuyanın şaşması, ürkmesi gerek. Dünyayı bütünüyle elimde tutabileceğim duygusu artıyor. En değişik kişilerin ben’liğini elimde tutabileceğim duygusu.   (43)

“Biraz gizemli, biraz şiirli bir şey göster insanlara; unuttukları, gömdükleri duyguları, duyarlıkları, içlilikleri biraz kışkırt; ne zamandır geride bıraktıklarına inandıkları birtakım çocukluk korkularını, kaygılarını, çekingenliklerini karıştırıp bulandır; ondan sonra da istediğini yaptır onlara. ” (47)

“İnsanlar, nedense, taşıdıkları değer konusunda pek tuhaf düşünceler besliyorlar.” “hiçolum” dediğim, sessiz güç, -kendinden başlayarak her şeyin  yokumsanabileceği düşüncesine dayanmakta olması gereken-  herhangi bir durumu kabul etme gücü                (50)

Hangi ayna kendimizi gösterecektir bize? Sürekli bir yürüyüş içinde gibiyiz, bir lunaparkın eciş bücüş görüntü veren aynaları arasında.” (51)

“Sınırlarım olabileceğini, olduğunu, bilmez miyim? Ama iş, bu sınırları durmadan genişletebilmek.” (52)

“Bir düş içindeymiş gibi yaşıyor, kendi sözlerinizi de, başkalarının sözleri kadar, kolayca unutuyorsunuz.” (60)

Gece inerken ilk kararan yerler, çukurlardır; en son aydınlanan yerler de oralar. Oysa ışığı severim ben; severdim. Önceleri. Şimdi gece sarsın istiyorum beni. Çukur olmalı, çukurda kalmalıyım.” (70)

Artık aynalar içinde geziyor gibiyim. Kim ne hale geldi, kapı (çıkış kapısı) nerede, ben de bilemez oldum. (73)

“Gece nerede, hangi anda başlar?” (74)

“Yapıntının dışına çıkıp, yazar olarak, birtakım düşüncelerimi bu yapıntıya eklemek ne ölçüde akıllıca sayılabilir? Okur (okuyan demeli; yazar nasıl da alışıverir karşısında hep ‘okurlar’ görmeğe… Oysa bu kez, ‘okurlar’, ‘okur’ olmayacak; bir tek okuyan olacak belki bu defterlerin karşısında) okuyan, böyle bir ayırımı niye yapsın?” (82)

“Her düşünce, içine sokulduğu kalıbın, terimlerin boyutlarını taşır.” (91)

“karşılarına çıkan insan saydammışçasına” “Kent inceliyor, yeni bir örüntü ediniyordu.” (92)

“Çelik, çınar, dağ, taş… Özlediğimiz sağlamlık örnekleri madenler, bitkiler dünyasında, doğanın dayanıp süregelmiş biçimleriyle insanın biçimlediği doğada aradık, bulduk. İnsanın dünyada bulduklarıyla yapabildiklerinde. Ama insanın kendi hep zayıf, güçsüz, cılız bir yaratık gibi göründü gözümüze. Öyle olmasa, ne diye şu gibi, bu gibi sağlam, dayanıklı, sert olması gerektiğini söyleyelim; ne diye buna inanalım, inandıralım? İnsan kendinden çok yaptıklarına, hazır buldukları yardımıyla yarattıklarına güvenmiş olsa gerek.” “Perdenin önünü tek dünya sanır çoğu insan. Oysa perdenin ardında, ipleri ellerinde tutanların dünyasını bilenler, yalnız, ipleri ellerinde tutanlardır.” (99)

“Büyüsünden sıyrılmamız gereken sözcüklerden biri -en önemlilerinden biri- de ‘insan’ szöcüğü. Bir tılsım gibi kullanıp en yüce duyguların aracı haline getiririz onu; tek tek insanı, kişiyi (dostumuz olsun düşmanımız olsun) o sözcüğün yardımı, aracılığıyla ezmekten, yıkmaktan çekinmeyiz. Düşlediğimiz, tasarladığımız, kurduğumuz, dilediğimiz bir anlamı yükleyiverdiğimiz ‘insan’ sözcüğü, sırasında en güçlü aracımız, saldırganlık kargımız olur.
İnsanı en yüksek yere yerleştirmekten, hayvanlardan, bitkilerden, sulardan, dağlardan çok önemli olduğuna, her şeyin insan için yaratılıp insana kulluk etmesi gerektiğine inanırmış gibi yaşamaktan vazgeçelim. Belki o zaman insanın değerini öğrenir, hayvanla, bitkiyle, suyla, dağla, taşla birlikte bir anlamı olduğunu, olabileceğini anlar, belki o zaman insana saygı duymasını başarırız.” (103)

“Yeni aynayı yadırgadım; beni tek kişi gösteriyordu. Oysa iki yıl boyunca o aynada üç kişiydim. Çarpık da olsa… Bir şey bitiyor. Ağaçların yapraklarına bakıyorum pencereden. Biri ötekine benzemiyor. Hepsi ayrı ayrı. İnsanların gözleri, elleri, ağızları, gövdeleri ayrı ayrı. Birilerini öldürmek gerek. Ama kimi? Ya da, hangi aynadakini?” (107)

“Işık yavaş yavaş kararırken ben, benim artık, kırılmış her parçanın içerisinde. Aynada tanıyamadığım ben. Binlerce parça. Artık ben de olmayan yüzbinlerce parça.” (109)

“Bunları yazmakla çıldırmaktan kurtulunur mu?”    (110)

B**** K***** Nisan 1975 – Eylül 1976

okunabilir: “Gece Nasıl Bir Darbe Romanı?”, Engin Kılıç (Bilge Karasu’yu Okumak, Doğan Yaşat)

bi’ meşgale: parçaların birleşimi (IV)

mekan algısının oluşumu, duyularda baskınlık denemesi, duyuların birleşiminin yaratıcı sonuçlarına dair tartışmalar açmak amaçlı kavramsal rota
görsel (sağ üst) : ‘The Question of Space’ https://lebbeuswoods.wordpress.com/2009/11/19/the-question-of-space/
görsel 1 sol alt: McGurk Fenomeni, aynı sesler+farklı imajlar= iki ayrı ses duyma yanılgısı https://www.bbc.co.uk/programmes/p00bmcy3
görsel 2: ‘Synaesthetic Sense’ gwanju design biennale 2009 http://www.stpmj.com/work/#/synaesthetic-sense/
görsel 3: Bruder Klaus Chapel, Peter Zumthor https://www.archdaily.com/106352/bruder-klaus-field-chapel-peter-zumthor/ludwig_bruderklauschapel_no-06

İstanbul üzerine duyusal bir deney ya da

Sinestezik deneyimlerle çoklu kent tarifleri, aynılaşmanın imkansızlığı üzerine kent ölçeğinde bir oyun

Hadi bi’ oyun oynayalım!

Bu oyun; aynı kentin farklı parçalarında, bu kentsel parçalarda bütüncül mekansal deneyimler yaşamak, mekana farklı gözlerle bakmak, mekanı işiterek, koklayarak, tadarak bir daha elle tutulmaz, ele avuca sığmaz biçimde inşa etmek amacı taşımaktadır. Önceden belirlenmiş en az 5 farklı kentsel parçada her duyu ayrı ayrı baskın unsurmuşçasına, o duyuların “gözünden” mekan tariflenmeye çalışılacak, duyuların birleşmesi durumunda temsilin nasıl değişebileceği ve dönüşebileceği üzerine kafa yorulacaktır.

Kentten bir parça : Mısır Çarşısı Bir koku mekanı olarak Mısır Çarşısı burada satılan baharatların, taneli ürünlerin dokunsallığı üzerinden tariflenirse? Ya da kalabalığın akışına kendimizi bıraktığımız durumda hangi duyular baskın gelir? işitme+dokunsallık duyularının birleşimi baskın bir unsur olarak ele alındığında nasıl bir Mısır Çarşısı temsili ile karşılaşırız?
Tatsal deneyim bu mekanda nasıl tariflenir? “tadı çizmek?” Tat almayı tetikleyici pek çok öncül duyu var. Görmek (bu yemek harika kızarmış!), dokunmak (tam kıvamında kremaya(?) bir parmak çalma), koklamak (portakallı kekteki tarçın kokusu), duymak (kızaran patatesin cızırtıları)… Sanki hepsinin toplamıyla tat almak mümkünleşiyor gibi. Diğer duyuların eksikliği, kusursuz bir tat alma deneyimini mahrum bırakacak gibi. Eğer tat alma ‘ardıl bir duyumsama’ ise aynı mekandaki diğer duyusal  deneyimlerin süperpoze edilmiş hali tatsal deneyime dair bir veri  oluşturur mu?

Kentten bir başka parça: Mecidiyeköy Meydan Bu meydanı sessiz hayal edebilir miyiz? Burayı kokular üzerinden nasıl tarifleyebiliriz? Dokunsallık üzerinden ya da? Bir de her duyuya baskınlık vermeden, aralarında rol paylaşımı yaparak bir daha üretsek bu mekanı? Farklı bir zamanda bir daha, bir daha! Yalnız veya kalabalık olarak bu mekana karışmaya çalışarak nasıl Mecidiyeköy temsilleri üretebiliriz? Bizim Mecidiyeköy’ümüzün tadı nasıl olabilir?

Kentten bir kaçış noktası: Anadolu Kavağı Bu kentsel mekanı yalnızca işiterek, görerek, koklayarak ve duyular arası çaprazlamalarla bir daha tarif etmeye çalışsak? Anadolu Kavağı’nın tadı nasıl temsil edilebilir peki?

Kentin derinliklerine doğru: Yerebatan Sarnıcı   Yalnızca mekanın sesini haritalayabilir miyiz? Bizim sesimiz de mekana karıştığında neler değişir? Mekanın geçmişini de düşünerek geçmişe yönelik bir duyusal haritalama yapılabilir mi? Yerebatan Sarnıcı’nın tadı nasıldır?

Kentte kısa bir süredir yerleşiği olduğum: Kurtuluş Burada her renkten, her telden, her şeyden ne ararsan var! Dramatik yokuşlarında Arnavut kaldırımlarının yerini asfaltın alması dokunsallık deneyimini nasıl değiştirdi? Böyle bir sokakta bavul tekerleri artık daha gürültüsüz-sessizce ilerlerken tatsal anlamda neler değişti? Kent değişirken yakın ölçekten bir bakışla(görsel duyunun baskınlığı kastedilmiyor) Kurtuluş’ta duyusal deneyimlerimiz nasıl değişiyor?

Bu oyunun/ arayışın sonucunda pek çok öznel, bambaşka temsil üretileceği tahmin ediliyor. Bu oyunun; oyuncu sınırı olmayan, bireysel veya kolektif katılıma açık bir oyun olması amaçlanıyor. Her öznel temsilin sabitler ve değişkenler barındıran bir altlıkta değerlendirilmesi düşünülüyor. Temeli duyular ve duyuların birleşimine dayalı çoklu temsiller olan bu oyun ile farklı İstanbul tarifleri yapmak amaçlanıyor. Bir kentin, bir yapının da tadını tarifleme cüretinde bulunmak isteniyor. Belki birtakım biyolojik süreçlerin de irdelenmesiyle çok duyulu başka başka İstanbullar tariflemek ve mimarlığı gerçeklik düzleminden çıkararak yeniden düşünmek isteniyor.

Sinestezik Deneyimler (III)

Sinestezi, kısaca duyuların istemsizce birleşmesi demek. Renklerin ağza tat vermesi, seslerin renkler biçiminde görülmesi gibi örnekleyebiliriz bu nörolojik durumu.

Farklı sinestezik bireylerin aynı durumları algılayışları farklı sonuçlar doğuruyor. Örnekte görüldüğü üzere alfabedeki harfler farklı renkler olarak karşılık buluyor bu bireylerde (https://web.mit.edu/synesthesia/www/perspectives.html) .


1. Carol’ ın sinestezik alfabesi – 2. Karen’in sinestezik alfabesi

Kromestezi, seslerin renk olarak algılandığı bir sinestezi şekli. Çok çok düşük bir olasılıkla toplumda var olan bu ‘özel’ bireyler için şarkılar adeta renk cümbüşü olarak algılanıyor. Aynı zamanda bir sinestezik olan sanatçı  Melissa McCracken duyduğu şarkıları şu şekilde resmetmiş:

sanatçının bir röportajı ve resmettiği diğer şarkılar için: https://broadly.vice.com/en_us/article/gyxq73/melissa-mccracken-synesthesia-painter-interview

Aslında bir mekanı algılayışımız da sinestezik olmakla benzerdir.

“duyuların çoksesliliği”

Pallasmaa “Tenin Gözleri” kitabında insanın mekanı nasıl duyabildiğiyle ilgili şu sözleri söylemiştir;

Ormanda bir yürüyüş tüm duyu kiplerinin sürekli etkileşimi sayesinde zindelik ve sağlık verir; Bachelard “duyuların çoksesliliği”nden söz eder. Göz bedenle ve diğer duyularla işbirliği yapar. Bu devamlı etkileşim kişinin gerçeklik duygusunu güçlendirir ve yetkinleştirir. Mimarlık, özünde, doğanın, insan yapımı aleme doğru algılamanın zeminini ve dünyayı deneyimleme ve anlamanın ufkunu sağlayan uzantısıdır. Her etkileyici mimarlık deneyimi çokduyulu bir deneyimdir; göz, kulak, burun,ten, dil, iskelet ve kasın her birinin, mekan, madde ve ölçekle ilgili niteliklerin ölçülmesinde eşit payı vardır. Mimarlık, salt görme ya da klasik beş duyu yerine, birbiriyle etkileşen ve kaynaşan birçok duyusal deneyim alanı içerir. (Pallasmaa, 2005, s.52)

Konuyla ilgili olarak incelenmek üzere “Düşünce Ve Duyular Ekseninde Mimarlık Bilgileri” adlı bir tez (Altay Altunkozaoğlu, 2012): https://polen.itu.edu.tr/bitstream/11527/3428/1/12415.pdf

İstanbul’da zamansız bi’ meşgale (II)

Belki bir ‘flâneur’ *, belki bir yerleşiğin gözünden, burnundan, kulağından bir kentin çoklu temsili üzerine düşüncelerdir.

Duyuların İstanbul’u nasıldır?

Senin İstanbul’un ne renk?

Senin İstanbul’unun kokusu, sesi?

Hepimizin İstanbul’u bambaşka!

Pek yakında heyecanla paylaşmak üzere,


ipucu: Aylak ve Muğlak Kent Deneyimlerine dair bir yazı (Semra Aydınlı) – http://www.e-skop.com/skopdergi/aylak-ve-muglak-kent-deneyimleri/595
“Aylak ve muğlak deneyimler gündelik hayatın içine sızan kentin olay örgüsünün hayalde canlanmasına, çağrışımsal, duyumsal üretime katkı sağlıyor. O yeri farklı kılan çok sayıda ipucu, hayaller, fanteziler, ütopyalar üretmeyi kolaylaştırıyor. ”
“Bugün mimarlık daha çok gerçeklik düzleminde tartışılıyor. ”
“Akıl-beden-mekân ilişkisi yardımıyla çoğul okuma yapma olasılığı sağlayan kentsel boşluk ve onun sunduğu algısal muğlaklık; bir kaybolma ve yeniden bulma oyununa dönüşüyor. Söz konusu kentsel dinamikler, özgün, çekici, canlı bir yer imgesi ile bellek oluşturuyor. “

“Kentlinin kentle ilişkisi, algısal muğlaklık yaratan durumların farkındalığıyla çoğul okumaya dönüşür. Bu açıdan bakıldığında, aylak ve muğlak kent deneyimlerinin, bir mimarlık bilgisine dönüşebileceği söylenebilir: bir tür mimari dürtü veya mimari tavır arayışı. Sezgi yoluyla elde edilen bilgiyi varlık bilgisine dönüştürmek, ya da tam tersi, varlık bilgisini sezgisel bilgi süzgecinden geçirmek için, deneyim yoluyla elde edilen bilginin katkısı oldukça fazla. Bu nedenle, öze ait bilgiyi özle birlikte varlık kategorisine geri koyabilmede, deneyimsel bilgi önem kazanıyor. Mimari dürtüyle beliren ‘farkındalık’, aslında gündelik toplumsal yaşamın parçası ve geniş kapsamlı bir uygulaması. “

flâneur* : Kent içindeki gezgin.
‘Flanör‘ün orijinal tanımına göre, Flanör bir gezgindir, bir aylaktır. Flanör serbest zamanlı insan, kentin kâşifi, hala kentin bir parçasıyken kentin içinde etkin olarak yer almadan kenti gözlemleyen kişidir.     (https://www.fikriyat.com/mefhum/2018/03/03/flanor-kent-icindeki-gezgin)

bi’ meşgale buldum! (I)

Uzun bir süredir aklımı meşgul eden ama bir türlü toparlayamadığım düşünceler bütününü, umarım bir yerlerde rastladıkça çeşitli kaynaklarla besleyerek anlatmaya çalışacağım.

Fotoğraf 1,2 : https://www.calvertjournal.com/features/show/9207/buzludzha-monument-conflicted-past-uncertain-future-bulgaria-communist-ufo
Fotoğraf 3: https://www.atlasobscura.com/places/buzludzha-monument

Birkaç soruyla başlayalım:

Görselde geçmişi ve bugününe dair ipuçları edindiğimiz yapı hakkında hiçbir bilgimiz olmadan, yalnızca fotoğraflara bakarak bu yapıyı nasıl algılarız?

Hangi duyusal deneyimler daha baskındır?

Mekan algısının oluşmasında pek çok farklı, kişisel etkenler de söz konusu olduğu düşünülürse, bu mekana dair izlenimler sonucu birden çok kesin olmayan ‘muğlak’ mekan tariflerine mi ulaşırız?

“duyulara dayanan muğlak mekan tarifleri”

Bu yapı, Buzluca Anıtı. Mimarı Georgi Stoilov. İnşaası için çoğu gönüllülerden oluşan  6000 kadar insan yedi yıl boyunca çalışmış. 1989’da Bulgar Komünist Partisinin yönetimi bırakmasının ardından yapı terk edilmiş. Ayrıca anıtın olduğu  Buzluca Dağının tarihi bir önemi var. 


Anıta dair yalnızca bu özet bilgi haricinde, zengin bir “bellek” birikimiyle ve bizzat yerinde deneyimleme sonucunda aynı sorulara yanıtlarımız nasıl değişirdi peki?

Üzerinde durmak istediğim konu yalnızca bir yapıyla, bu yapıyla ilgili değil. Mekan algısının değişkenliğinin, kişiselliğinin bize anlatacakları. Algı, pek çok tetikleyici sonucu oluşan aslında kümülatif bir deneyim süreci. Şimdilik 5 adet olarak tanımlanmış duyularımız * ve diğer etkenler (bellek, kültür, vs.) birleşip çok duyulu mekansal deneyimlere götürüyor bizi.

*[ara not: Rudolf Steiner’in duyular üzerine çalışmalarına dayanan antropoloji ve spiritüel psikoloji 12 duyu ayırt eder: dokunma, yaşam duyusu, öz-hareket duyusu, denge, koku, tat, görme, sıcaklık duyusu, işitme, dil duyusu, kavramsal duyu, ego duyusu. Albert Soesman, Our Twelve Senses: Wellsprings of the Soul, Hawthorn Press (Stroud, Glos), 1998. Tenin Gözleri, Juhani Pallasmaa s.53 ]

Mimarlık bir duyumsama süreci ise ve bu duyumsamanın öznelliği aynı mekanın çok başka tarifleri/ deneyimleri şeklinde sonuç buluyorsa, bu çokluluk ya da muğlaklık durumunu nasıl temsil edebiliriz, formüle edebilir miyiz? Aynılaşmaya sürüklendiğimiz bu çağda, bu çoklu-değişken sonuçlar, temsiller; aslında bize ‘görünmeyen biçimde’ aynılaşmanın imkansızlığını mı söyler?

“Duyumsama eylemi, sınırsız bir durum önünüze çıkartır, her şey yüzeye dağılmaya başlar ve mimari bileşenler ışık, ses, koku gibi dokunma duyusuyla algılanamayan şeyler olur ve zihinde bunlara hacimsellik anlamı yüklenir. Duyumsama sürecini düşündüğünüzde yarattığınız mekanın anlatımı için farklı temsil yöntemlerini kullanmak veya denemek gerekli olabilir. Zihinde olan durumların farklılığı, ilginçliği, çeşitliliği temsili tetikler ve hayal dünyasını iki boyuta nasıl aktaracağınız farklı bir mimarlık pratiği yaratır, mekan tanımlamalarınız farklılaşır çoğalır. “
Duygular ve duyumsama sürecine dair bir yazı, alıntının tamamı: https://mimaritasarimveelestiri.wordpress.com/2016/03/24/duygular-ve-mekanin-duyumsama-sureci/


Der Himmel über Berlin: Berlin Üzerindeki Gökyüzü filminden notlar

Marion
fotoğraf: https://moodymoppet.com/2014/05/23/wings-of-desire

“Çocuk daha henüz çocukken kollarını sallayarak yürürdü.
Derenin ırmak olmasını isterdi, ırmağın sel,
bir su birikintisinin de deniz olmasını.

Çocuk henüz çocukken çocuk olduğunu bilmezdi.
Her şey yaşam doluydu ve tüm yaşam birdi.
Çocuk henüz çocukken hiçbir şey hakkında fikri yoktu.
Alışkanlıkları yoktu
Bağdaş kurup otururdu, sonra koşmaya başlardı.
Saçının bir tutamı hiç yatmazdı
ve fotoğraf çektirirken poz vermezdi…

Çocuk henüz çocukken şu sorulara sıra gelmişti.
Neden ben benim de sen değilim,
Neden buradayım da orada değilim.
Zaman ne zaman başladı ve uzay nerede bitiyor,
Güneşin altındaki yaşam sadece bir rüya mı?
Gördüklerim, duyduklarım, kokladıklarım sadece dünyadan önceki dünyanın bir görüntüsü mü?

Gerçekten kötülük var mı?
Gerçekten kötü insanlar var mı?
Nasıl olur da ben olan ben olmadan önce var değildim ve nasıl olur da ben olan ben, bir zaman sonra ben olmayacağım…

Çocuk daha henüz çocukken ıspanağı, bezelyeyi, sütlacı ve karnabaharı ağzında geveleyip dururdu,
ama şimdi hepsini yiyor, üstelik mecburiyetten değil.

Çocuk henüz çocukken bir keresinde yabancı bir yatakta uyandı.
Şimdi tekrar tekrar uyanıyor.
Bütün insanlar güzel görünürdü, şimdi ise sadece bazıları.
Cenneti gözünün önüne getirebiliyordu, şimdi ise tahmin ediyor.
Hiçliği düşünmezdi, bugün ondan ürküyor.

Çocuk henüz çocukken hevesle oyun oynardı,
şimdi ise ancak yaptığı işle heyecanlanıyor.
Çocuk daha henüz çocukken elma ve ekmek yemek yeterliydi.
Bu bugün de böyle.
Dutlar ellerini doldururdu, bugün ki gibi
Taze cevizler buruşuk bir tat bırakırdı ağzında, hala bırakıyor.

Çocuk henüz çocukken bir dağın doruğuna vardığında biraz daha yükseğini arzululardı hep,
Büyük bir şehir gördüğünde daha büyüğünü isterdi, bugün de böyle bu.
Coşkuyla ağaçların dallarına tırmanırdı tepedeki kirazları toplamak için, bugün de böyle bu.
Kızarırdı yüzü yabancıların gözü üstündeyken, bugün de bu değişmedi.
Sabırsızca ilk düşen karı beklerdi,
bugün de yaptığı gibi.

Çocuk daha henüz çocukken
zıpkın gibi bir çomak fırlattı ağaca
bugün hala titrer çomak o ağaçta.” 

(Peter Handke, Çocuk Olmanın Şarkısı)

 

“Burada, açık havada, insanın kafasını ışığa doğru kaldırmasının avuntusu güneşin aydınlattığı renkleri insanların gözlerinde görme avuntusu.”

“Zamanı tanıyamayacak kadar çok renginiz var. Bu renklere takılıyor ve hep gecikiyorsunuz.”

“Yağmurun altında şemsiyesini kapatıp kendini ıslanmaya bırakan bir kadın yolcu”

“Hiçbir şey düşünmemek, sadece burada olmak. Berlin… Burada bir yabancıyım ama yine de her şey çok tanıdık. Kaybolma ihtimalim kesinlikle yok. Ne yöne gidersen git, sonunda duvara varıyorsun.”

“Zaten kapalı olan gözleri tekrar kapamalı, o zaman taşlar da yaşar.”

“sabah güneşi bir çocuğun bir çift gözü bir şelalede yüzebilmek yağmurun ilk damlalarının lekeleri güneş sek sek oyunu yaprakların damarları rüzgarda dalgalanan otlar taşların renkleri bir derenin dibindeki taşlar ufuk odadan bahçeye düşen ışık gece uçağı elleri bırakıp bisiklet sürmek

“Dünya sanki kararıyor ama ben, şarkımda, en başta olduğu gibi, beni ayakta tutan şarkımda, şimdinin karmaşasından ve gelecekten korunuyorum.”

“Dışarıda, ışığın imparatorluğunda, özleyeceğim tek şey kuşlar olacak.”

“Kim olduğumu sorsalar söyleyemem. Kendimi tanımıyorum. Soyum sopum yok. Memleketim yok ve bundan memnunum. Buradayım, özgürüm, istediğimi hayal edebilirim, her şey mümkün. Başımı kaldırmam yeterli. Hemen dünya oluveriyorum.

“Gökyüzündeki güneşten başka güneşler daha var Cassiel. Gecenin derinliğinde bugün ilkbahar başlayacak.” 

Senaryo: Wim Wenders, Peter Handke 

Yönetmen: Wim Wenders, 1987

Latife Tekin – Manves City

harnup (keçiboynuzu) ağacı
“Ersel’in babası, bir bahçede harnup ağacına asılı bulunmuş.”

(Fotoğraf: http://www.bitki.market/keciboynuzu/keciboynuzu-agaci/)

… zamanın dönüşünü öyle güzel anlatmam mümkün değil.

… çürük bir damın altında hikayeleri iç içe geçmiş.

… sanmayın ki yokluk çerçevesi içinde dostlar var, süslü kelimeler anlatamaz hayatın gerçeğini ve onun cenderesinde sevdalananların ruh halini.

Hayat mektuplardaki gibi değil.

Zamanın sırrını kim çözebilmiş, beş yılda dünya yıkılır yeniden kurulur, Erice değişmiş çok mu.

… içi yaşlanmış, ruhu ağarmış gibi saç diplerinden sarı beyaz bir ışık süzülüp yansıyordu havaya.

Hayallerimizi omuzlayıp diz boyu papatyalar arasından geçerek işimize yürüyebilecek miyiz?

Siz de yağmurdan sonra toprağın üstüne çıkan boncukları topladıysanız sakın bana o günlerin sevincini tatmadım demeyin.

Mesele bardak olmakta değil, su olmakta.

Zaman kanatlanmış, nereye demişler, yeniye demiş.

… ne dudağının kenarında beni ne yanağında gamzesi, buz gibi kirpiksiz bakışıyla dağlamıştı Ersel’i.

“üzüntünün sesi

“evinde çiçek besleyen insanın huzuru”

Sonra bütün gün güneşli yağmurlar yağdı, ovadan dağların başına iç içe gökkuşakları çıkıp silindi.

Güle güle İlkbahar, bulutları koluna taktın gidiyorsun öyle mi?

… kuşlarını kelebeklerini de al git o vakit.

Güle güle İlkbahar, hoş geldin Yaz. … , sen bir mevsim değişikliğinden başka nesin ki?

… bir kuş ötüyordu, fista fista fista.

“kavuniçi gökyüzünde mavi bulutlar belirene kadar”

Değişmesini istediğim şey, zamanın çabuk geçmesidir, beklemeyi sevmiyorum, beklemenin iyi bir tarafı da var, başkasının saatine göre yaşamak güzel değil.

“kendini rüzgara saklamış bir oluşum”

Ne yazık ki saatlerin acımasız olduğu faal bir güne uyandık yine.

Gitmiş gibisin

Zaman seni çağırdığı için

Yitmiş gibi

“Psikanalitik Edebiyat Kuramıyla Manves City ve Latife Tekin”

Latife Tekin, Ahmet Balad Coşkun söyleşisinden en güzel anı.


“Ben, anonim hikayenin bir parçasıyım.”

“Benim bir hayat hikayem var ama kahramanlarımın bir hayat hikayesi yok. Toplu olarak isyan ettiklerinde ya da öldüklerinde görünür hale geliyorlar.”

“İnsanın tekil bir serüveni var mıdır?”

“Yazdığım şeyleri unutmak için uzun zaman ara veriyorum, ki kendimi tekrarlamayayım.”

“9 yıl”

“… onların hayatları içinde kendi sesimin kaybolmasını istiyorum.”

sinbi(a)topia?

Sinbiotopia yön değiştiriyor!

Atopy (ατοπία, atopía – placelessness, unclassifiable; Socrates has often been called “átopos”)

— zamansal boşluk —

Sinbiatopia, yalnızca Kadıköy’e değil, farklı kent parçalarına da yayılmayı amaçlıyor. Karadan doğan yaşamsal birimler yavaş yavaş dağılarak suya, gökyüzüne dokunmak, kontrol edilemez bir hal almak istiyor! Sinbiatopia sınır tanımıyor! Artık her yerde ya da hiçbir yerde!

Pek yakında, yeni yaşamsal senaryolarla,

sinbio-topia / part IIIb

Sinbio-topia’da neler oluyor?

Sinbio-topia, ilişkileri arttırmayı ve aktarmayı amaçlayan bir akışlar mekanı. Burası üç ana birimden oluşuyor. Somut üretim (tangible production – agriculture and handcraft based production), soyut üretim (intangible production – educational, library about collectivism, sustainable living etc. , meetings, researching new methods of transforming waste materials) ve asılı konutlar bulutu ( housing in the air : floating houses are suspended from their tops with a suspended railway system – this railway system provides two kind of movement to increase the relations between temporal and permanent usage dwellings to live in ‘co-housing’). Konutlar bir temel birimden türevlenerek çeşitlendirilmiştir (Bir konuttaki uyuma, yemek hazırlama/yeme, birlikte/yalnız serbest vakit geçirme eylemlerinin mekanlarının eklenmesi-çıkarılması yöntemiyle farklı tipolojide birimler elde edilmiştir). Yan yana gelen birimlerin ortaklaşabilmesi için komşu olacak yüzeyler bu birleşmeyi sağlayabilecek şekilde tasarlanmıştır. Konutlar yan yana gelince aradaki ortak katlanır paneller açılarak iki birim tek birime dönüşür ve ortak yaşam başlar.

Konut bulutundaki her konut, belirli periyotlarla (3-7 günde bir) diğer birimlerdeki sabit parçalarla simbiyotik bir kenetlenme yapar. Bu simbiyotik kenetlenme organik ve inorganik atıkların konut birimlerinden aktarıcı parçaya verilmesi ve bu aktarıcı parçadan tarımsal vs. üretimin alınması ilişkisine dayanır. Organik atıklar kompost üretimi için tarımsal üretimin olduğu birimde işleme alınırken; inorganik atıkların bir kısmı araştırma merkezinde üzerinde deneyler yapılmak üzere ayrılarak kalan kısmı ana geri-dönüşüm merkezine gönderilir. Ana geri-dönüşüm merkezi, zemin kotunda yer almaktadır ve burada konut bulutundan grıplanmış biçimde gelen inorganik atıkların (cam,plastik, vs.) geri dönüşümü üzerine çalışmalar yapılmaktadır (dolgu alanında, konut birimlerinin 40 metre gibi geniş açıklıklı bir uzay kafes sistemine asılı tek bir çekirdekle taşıtılıyor oluşu, geleceğe dair bir spekülasyon olarak gerekli teknolojilerin sağlanmış olduğu varsayılarak bilinçli olarak alınmış bir karardır).

Zemin kotunda ağırlıklı olarak Sinbio-topialıların ve kentte tarım yapmak isteyenlerin ortaklaşa kullanabilecekleri Community Garden yer almaktadır. Burası her ay farklı sebze-meyve ve çeşitli bitkiler yetiştirmek üzere programlanmıştır. Kalıcı kullanıcılar bu bahçenin sürdürülebilirliğinden sorumludur fakat dönem dönem gönüllülerin yardımına açık görev listesi yayınlanmaktadır (ortak-sanal bir ağ sistemi aracılığıyla?). Bu açık çağrıyla ilgilenen gönüllüler konut bulutundaki geçici konaklama birimlerinde görev sürelerine göre kalabilirler ve mutfak, yemek alanı vs. gibi ihtiyaçlarını buranın kalıcı kullanıcılarının konut birimlerine bağlanarak giderirler. Sinbio-topiada kalabilmek için buradaki üretime katkıda bulunma veya üretimi paylaşma, dağıtma şartı vardır. Community garden’dan elde edilen ürünler zemin kottaki Açık Mutfak’ta pişirilir fakat asıl işleme tabii tutulması ( soyulma,paketlenme, pişirilme-reçel,salça vs.-) üst kotta gerçekleştirilir ve buradan Konut Bulutuna aktarılır. Bu Açık Mutfak’ta Sinbio-topia’da yaşamayan insanlar da yemeklerini hazırlayıp ortak yemek yeme alanlarında/ yarı açık pavilyonda yemek yiyebilir. Kadıköy sahilinde yiyecek, içecek satanlar yiyeceklerini burada hazırlayabilir. Açık mutfak kent kullanımına açıktır, ortak paylaşım mekanıdır. Ayrıca yine zemin kotunda bulunan satış birimlerinde ihtiyaç fazlası, artan üretimler satışa sunulabilir veya Kadıköy’deki pazarlara gönderilerek satışı sağlanabilir. El üretimleri yapılan atölyede çeşitli ahşap işçilikleri (‘community garden için kendi bitki kabını, pergolanı.. kendin yap’); atık ambalajlardan, kullanım fazlası malzemelerden yeni üretimlerin yapılması ve dilenirse bunların satılması gibi işlemler gerçekleştirilir. Bu yüzden zaman zaman Takas Alanı ile ortaklaşmalar gerçekleşebilir. Sinbio-topia’da ayrıca çeşitli buluşma mekanları, birimleri birbirine bağlayan geçitler, sokak sanatçılarının kullanabileceği sahneleşmiş serbest alanlar da yer almaktadır.

Sinbio-topia’da üretim ve sirkülasyon üst üste düşmektedir. Bu yüzden bu iç içeliğin kurgusuna önem verilmiştir. Yaşamsal ve fonksiyonel birimler farklı biçimlerde bir araya gelip ayrılarak zeminden üst kotlara çıkıldıkça farklı yoğunlaşmalar ve boşluklar meydana getirir. Bunun yanı sıra, zemin kotundan yukarı çıkıldıkça kamusallıktan mahremiyete ‘yumuşak bir geçiş’ (?) olması amaçlanmıştır. Sinbio-topia, kendi içerisinde sürdürülebilir bir yaşam kurmayı hedeflerken, bu kent parçasını dinamik kılan, akışlardan gelen günümüz kullanıcılarına da kucak açmayı umar. Ayrıca bu akışlardan da enerji elde etmek amaçlanır ve ‘piezoelektrik’ ile yürüyerek elde edilebilen enerjinin, gece de tarımı sürdürebilmek için Community Garden’ın led ile aydınlatılmasında kullanılması düşüncesi vardır. Sinbio-topia’nın sakinleri ve buranın akışlarından kopup gelen kullanıcılarına sunduğu bir de iç içe geçmiş iskelesi vardır, ki başka bir buluşma mekanı olması amaçlanmıştır. Bu iskele üç ana birimi birbirine bağlayan 5 metre yükseklikteki dairesel köprüye bağlanmıştır. Sinbio-topia’da süren üretim süreçlerine dahil olmadan, bağımsız biçimde de buraya ulaşılabilmesi düşünülerek bu ortak köprüye tutunması sağlanmıştır. İskeleye ulaşım için hayli yol alınması gerekmektedir; zaten Sinbio-topia’da sirkülasyon ve akışlar olabildiğince arttırılarak dinamik bi yapı sağlanmak istenmektedir ki bu durum piezoelektrikle enerji elde etmek yoluyla sistemin sürdürülebilirliğine katkı sağlamak gibi faydacı bir amaç gütmektedir. Ayrıca fotovoltaik panellerle de enerji dönüşümü sağlanacaktır. Sürdürülebilirliğe katkı sağlayacak bir diğer unsur olarak Community Garden’ın strüktürüne yağmur suyunu toplama kanalcıkları eklenerek küçük depolara aktarılması sağlanacak, ihtiyaç oldukça bahçede bu su kullanılacaktır.

WordPress.com.

Yukarı ↑

WordPress.com' da yeni bir web sitesi oluşturun
Başla